İstanbul Sokak Hayvanları Besleme Yasağı: Hukuki ve Vicdani Gerçekler Neler?
- EE Admin

- 1 gün önce
- 3 dakikada okunur

Sokakta yürürken karşınıza çıkan o masum bakışlara bir kap su veya mama vermek... Birçoğumuz için bu, sadece bir hayvanı doyurmak değil, aynı zamanda vicdani bir sorumluluk, şehir yaşamının bir parçası olan sessiz dostlarımıza karşı bir borçtur. Bu toprakların yüzyıllardır süregelen "merhamet medeniyeti" mirasının bir yansımasıdır.
Ancak İstanbul Valiliği'nin, 02 Temmuz 2025 tarihli İl Hayvanları Koruma Kurulu kararına dayanarak aldığı son karar, bu vicdani eylemi tartışmalı bir hale getirdi. Valilik; okullar, hastaneler, parklar, ibadethaneler ve çocuk oyun alanları gibi şehrin en kritik noktalarında "kontrolsüz besleme" yapılmasını yasakladı. Gerekçe olarak halk sağlığı ve artan haşere popülasyonu gösterilse de, bu karar kamuoyunda infial yarattı ve yaklaşan kış öncesi büyük bir endişeye yol açtı.
Peki, bu kararın arkasında, ilk bakışta görünenden çok daha karmaşık hukuki, bilimsel ve vicdani gerçekler yattığını biliyor muydunuz? Gelin, bu "yasak" kararını sadece duygusal bir tepkiyle değil, çok boyutlu bir analizle inceleyelim.
1. Hukuki Gerçek: Yasak Kararı Kanun Değil, İdari Bir Talimattır
Konunun hukuki boyutu, en kritik ve en az bilinen kısmıdır. Valilik bu adımı atarken önemli gerekçeler sunmuş olsa da, kararın hukuki niteliği bambaşka bir hikaye anlatıyor.
Teknik olarak bu karar bir "genelge" niteliğindedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından çıkarılan ve tüm vatandaşları bağlayan kanunlar gibi değildir. Kanunlar, doğrudan yeni yasaklar getirebilir veya temel hak ve özgürlükleri kısıtlayabilir. Oysa genelgeler, daha çok idarenin (devlet kurumlarının) kendi iç işleyişine yönelik bir talimat, bir uygulama rehberidir.
Buradaki en temel hukuki ilke şudur: Kanunla öngörülmemiş bir yasak, yükümlülük veya davranış standardı, genelge gibi idari talimatlarla yaratılamaz.
Bu detay hayati önem taşır. Bir hukuk devletinde, vatandaşların davranışlarını kısıtlayan temel kurallar, ancak kanunlarla konulabilir. Bu ilke, konunun idarenin yetki sınırlarını ve hukukun üstünlüğü prensibini doğrudan ilgilendirdiğini gösterir.
2. Kanunların Ruhu: "Aç Bırakma" Emri Yoktur
Türkiye'de hukuk sisteminin bir hiyerarşisi vardır ve bu hiyerarşinin tepesinde kanunlar yer alır. Konuyla ilgili temel yasal dayanak ise 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'dur.
Bu kanun, sahipsiz hayvanların korunmasını bir tercih değil, devletin ve yerel yönetimlerin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir kamu görevi olarak tanımlar. Kanunun ruhu, hayvanların yaşam hakkına saygı duyulması ve onların aç-susuz bırakılmaması üzerine kuruludur. Bu hükümler tavsiye niteliğinde değil, emredicidir.
Valiliğin genelgesi ile kanunun bu emri arasında bariz bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Kanun açıkça; hayvanların yaşam hakkına saygı duyulmasını, aç ve susuz bırakılmamalarını emreder. "Normlar hiyerarşisi" ilkesine göre kanunlar, genelgelerden üstündür. Dolayısıyla, bir genelgenin kanunun açıkça emrettiği bir görevi (hayvanların aç bırakılmamasını sağlama) ortadan kaldırması hukuken mümkün değildir.

3. Vicdani ve Kültürel Gerçek: Merhameti Kriminalize Edemezsiniz
Hukuki boyutun ötesinde, meselenin can yakıcı bir vicdani ve kültürel tarafı var. Bir devlet politikası "aç bırakma" üzerine kurulamaz. Sokaktaki kediye, köpeğe uzatılan bir kap su halk sağlığını tehdit etmez; aksine insanlığımızı ayakta tutar. Bu karar bir güvenlik önlemi değil, vicdanın iptalidir. Kış kapıya dayanmışken onları açlığa terk etmeyi kabul etmek mümkün değildir.
Bu topraklar, yüzyıllardır sokak hayvanlarıyla barış içinde yaşayan bir kültürün mirasıdır. Alınan son kararlar; sokağındaki kediye mama veren emekli teyzeyi, harçlığıyla köpeği doyuran öğrenciyi, dükkanının önüne su koyan esnafı adeta bir "suçlu" gibi göstermeye çalışmaktadır. Merhameti kriminalize etmek, toplumsal barışa ve kültürel dokumuza zarar verir.
4. Bilimsel Gerçek: Açlık Sorunu Çözmez, Büyütür
Kararın gerekçeleri ile sahadaki bilimsel gerçeklik arasında da ciddi bir uçurum var.
Güvenlik: Gerekçe "güvenlik" olarak sunulsa da, aç kalan hayvan sakinleşmez, hayatta kalma güdüsüyle daha agresifleşir. Eğer amaç halk güvenliğiyse, hayvanları aç bırakmak riski azaltmaz, artırır.
Haşere Sorunu: Genelgede kemirgen artışı gerekçe gösteriliyor. Oysa şehirlerdeki fare popülasyonunu dengede tutan en önemli faktör sokak kedileridir. Kedileri aç bırakmak veya toplamak, şehirleri fare istilasına açmak demektir.
Tek bilimsel ve insani çözüm Kısırlaştır, Aşılat, Yerinde Yaşat (KAY) modelidir. Enerjimizi mama kaplarını toplamaya değil, bu bilimsel yöntemi uygulamaya harcamalıyız.

Asıl Sorumluluk Kimde?
Valiliğin kararı, satır araları okunduğunda aslında birincil sorumluluğu adresliyor. Karar metni, belediyelere yasalardan doğan ve uzun süredir aksatılan görevlerini (kısırlaştırma, rehabilitasyon, bakımevi inşası) hatırlatıyor ve olası kayıplarda belediyelerin sorumlu tutulacağını belirtiyor.
İstanbul'daki sokak hayvanları tartışması, yüzeysel bir "besleyelim mi, beslemeyelim mi?" sorusundan çok daha derindir. Bu bir hukuk, vicdan ve bilim meselesidir.
Peki bu karmaşık denklemde, kentlerimizi paylaştığımız canlıların sorumluluğu kime ait olmalı: Bireylerin anlık vicdani eylemlerine mi, yoksa devletin yasalara uygun, planlı ve sürdürülebilir kamu hizmetlerine mi? Görünen o ki, asıl çözüm "yasaklarda" ve "aç bırakmakta" değil, yasaların emrettiği görevlerin eksiksiz yerine getirilmesinde ve merhamet kültürümüze sahip çıkmakta yatıyor.




Yorumlar