top of page

Ormanlarımız Sessizce mi Tasfiye Ediliyor?

Ormanlarımız Sessizce mi Tasfiye Ediliyor?

Türkiye, 2025 yılını ekolojik bir yasla kapattı. Çıkan yangınlarda yaklaşık 81.500 hektar orman alanı ki bu Yalova ilinin yüzölçümünden daha büyük bir kayıp demektir küle dönerken, 18 orman emekçisi bu mücadelede can verdi. Toplum bu derin yarayı sarmayı beklerken, 2026 yılında yürürlüğe girmesi beklenen yasal düzenlemeler, ekosistemin "bağışıklık sistemine" yapılan hukuki bir müdahale niteliği taşıyor. "Mülkiyet çözümü" ve "ekonomik verimlilik" gibi parlatılmış kavramların arkasında, ormanlarımızın geleceğini birer emlak projesine dönüştürebilecek, geri dönülemez bir tasfiye süreci yatıyor.


Mülkiyet Kıskacındaki Ormanlar: 17 Şubat Kanun Teklifi


17 Şubat 2026 tarihinde TBMM gündemine taşınan yeni kanun teklifi, orman vasfını yitirdiği iddia edilen araziler üzerinde geniş kapsamlı bir "kadastro operasyonu" başlatıyor. Bu düzenleme; Ankara, İstanbul ve İzmir gibi metropollerin çeperindeki son yeşil alanları ve Antalya, Mersin, Adana gibi kıyı şeridindeki turizm potansiyeli yüksek bölgeleri doğrudan rant baskısı altına sokmaktadır.


Ancak risk sadece karasal alanlarla sınırlı değil. Bu teklif; gölet, baraj ve akarsu yataklarını da kapsama alarak Türkiye'nin su güvenliğini ve hidrolojik döngüsünü tehdit etmektedir. Su havzalarının mülkiyet tesciline açılması, yeraltı su rezervlerinin filtrasyon alanlarını daraltacak ve iklim krizi çağında "su adaleti" ilkesini temelinden sarsacaktır.


"Söz konusu yasal düzenlemeler, 'kamu yararı' kisvesi altında orman varlığının metalaşma süreçlerini analiz etmektedir."

"3 Hektar" Kuralı: Görünmez Ekosistemlerin Sonu mu?


13 Ocak 2026 tarihinde yürürlüğe giren yönetmelik değişikliği, orman tanımına teknik bir bariyer getirmiştir. Yeni kurala göre, tapulu taşınmazlarda kendiliğinden yetişmiş ağaçlık alanlar 30.000 metrekareden (3 hektar) küçükse artık "orman" sayılmayacaktır. Bu durum, özellikle 31/12/1981 sonrasında oluşan genç ormanların mülkiyet baskısı altında ezilmesine yol açmaktadır.

Küçük gibi görünen bu parçalar, aslında büyük orman sistemleri arasında biyolojik alışverişi sağlayan "basamak taşları" (stepping stones) niteliğindedir. Bu alanların koruma dışı kalması, mikro-habitatların yok olması ve yerel biyoçeşitliğin çökmesi anlamına gelir.

Uygulama Alanı

Eski Durum

2026 Yönetmelik Değişikliği

Ekolojik Sonuç

Özel Mülkiyetteki Ağaçlıklar

Yüzölçümüne bakılmaksızın orman sayılma potansiyeli

3 hektar altı alanların kapsam dışı bırakılması

Mikro-habitat kaybı ve yerel biyoçeşitlilik yıkımı

2/B Kapsamı ve Sınırlar

Belirsiz mülkiyet ve kadastro çelişkileri

31/12/1981 sonrası oluşan ormanların korumasız kalması

Genç ormanlarda mutlak korumanın kalkması, yapılaşma baskısı

Kadastro Komisyonları

Esnek uzmanlık kriterleri

4 kişilik teknik komisyon ve sıkı deneyim kriteri

Kararların teknikleşmesi ancak merkezileşmiş bürokratik baskı

Milli Parklar: Koruma Alanından Ticari İşletmeye


2873 sayılı Milli Parklar Kanunu'ndaki radikal değişim, bu alanların yönetimini "mutlak koruma" ekseninden çıkarıp "döner sermaye" odaklı bir işletme modeline kaydırmaktadır. Artık koruma altındaki bu sahalar, ekolojik hassasiyetlere göre değil, "gelir getirici işletme" mantığına göre yönetilecek. Bu durum, milli parkların kalbinde konaklama ve turizm yapılaşmalarının önünü açarak, doğa mirasını pazar mekanizmalarına kurban etmektedir.


Ormanlarımız Sessizce mi Tasfiye Ediliyor?

Ek Madde 16: "Bilim ve Fen" Maskesiyle Orman Tasfiyesi


Cumhurbaşkanı kararıyla belirli alanların orman dışına çıkarılmasını sağlayan Ek Madde 16, 2025 yılı sonunda Adana, Bingöl, Eskişehir ve Muğla dahil 11 ilde geniş çaplı bir yıkıma yol açmıştır. "Verimsiz, taşlık veya kayalık" olarak nitelendirilen bu alanlar aslında yaban hayatı için kritik birer ekolojik koridor ve ekosistemin parçalanmasını engelleyen hayati dokulardır.


Buradaki en büyük yanılgı, bir ormanın başka bir yerde ağaçlandırma yapılarak "ikame edilebileceği" düşüncesidir. Oysa bir ekosistemin yüzey toprağının (A horizonu) kaybı ve biyolojik katmanlarının yeniden oluşması yaklaşık 300 yıl sürmektedir.


"Ormanlar sadece birer 'kereste deposu' değil, iklim krizine karşı en güçlü silahımız olan karbon yutak alanlarıdır."

Ormanın Son Kalesi Çöküyor: Köylü Boykotu ve Sosyal Riskler


2026 düzenlemeleri, Orman Kanunu’nun 34. maddesi uyarınca köylüye sağlanan hakları kısıtlayarak orman köylüsünü üretim süreçlerinden dışlamaktadır. Zonguldak, Bartın ve Karabük’teki 104 orman kooperatifi (yaklaşık 25.000 çalışan), maliyetlerin altındaki fiyatlar nedeniyle üretim boykotu başlatmıştır.

Bu durum, ormanları sadece endüstriyel plantasyonlara ve "enerji ormanlarına" yani biyolojik çeşitliliği olmayan, tek türden oluşan kereste depolarına dönüştürme çabasının bir sonucudur.


Monokültür ağaçlandırmalar, ormanları yangına ve zararlı böceklere karşı savunmasız bırakırken; yerel koruyucu gücü (köylüyü) sahadan çekmek, orman suçlarının artmasına ve kırsal kalkınmanın çökmesine davetiye çıkarmaktır.


Ormanlarımız Sessizce mi Tasfiye Ediliyor?

Gelecek Nesillerin Yaşam Garantisi mi, Kısa Vadeli Kazanç mı?


2026 yasal düzenlemeleri; mülkiyet tescili, 3 hektar sınırı, milli parkların ticarileşmesi ve "bilim ve fen" adı altındaki idari esnekliklerle Türkiye’nin anayasal "ormanlar daraltılamaz" ilkesini (Madde 169) aşındırmaktadır. İklim krizinin kapıdaki tehdit olduğu bu yüzyılda, ormanları birer ticaret nesnesi veya maden sahası olarak görmek, sadece ağaçları değil; su ve gıda güvenliğimizi de yok etmektir. Geleceğimiz, bu kısa vadeli rant iştahına karşı gösterilecek bilimsel ve hukuki dirence bağlıdır.


İklim krizinin kapımızı çaldığı bu yüzyılda, ormanlarımızı birer ticaret nesnesi olarak mı göreceğiz, yoksa gelecek nesillerin yaşam garantisi olarak mı koruyacağız?



bottom of page