top of page

2026 Türkiye'sinde Sosyal Adalet: Rakamların Arkasındaki Çarpıcı Gerçekler

20 Şubat 2026. Dünya Sosyal Adalet Günü’nü, Birleşmiş Milletler’in "Kapsayıcı Güçlendirme: Sosyal Adalet İçin Uçurumları Köprülemek" temasıyla karşılıyoruz. Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına "Türkiye Yüzyılı" vizyonuyla girerken, Doha Siyasi Deklarasyonu’nda vurgulanan o üç temel sütunu yoksulluğun tasfiyesi, tam istihdam ve sosyal içerme kendi kalkınma ajandasının merkezine koyduğunu beyan ediyor. Ancak 2026’nın makroekonomik tablosu, kağıt üzerindeki %3,7’lik büyüme hedefi ile sıradan bir vatandaşın mutfağındaki gerçeklik arasında sessiz ama derin bir uçurumun varlığını fısıldıyor. Şu can alıcı soruyu sormak zorundayız: Ekonomi büyürken, biz toplum olarak gerçekten güçleniyor muyuz, yoksa sadece rakamlar mı yer değiştiriyor?


2026 Türkiye'sinde Sosyal Adalet

Enflasyon: Cebimizdeki Gizli ve Adaletsiz Vergi


2026 yılına dair en büyük illüzyon, dezenflasyon sürecinin başarısında gizli. Yıllık enflasyonun %30,65 seviyelerine çekilmesi teknik bir başarı gibi sunulsa da, bu oran gıda ve konut gibi "vazgeçilemez" kalemlerdeki yangını söndürmeye yetmiyor. Hanehalkı nominal gelirlerinde kağıt üzerinde görülen %76,7’lik devasa artış, çarşı-pazardaki etiketlerin karşısında hızla eriyen bir kardan ibaret.

"Sosyal adalet perspektifinden enflasyon, sabit gelirli kesimlerin reel gelirlerini eriten, rızasız tahsil edilen gizli bir vergi niteliğindedir."


Sabit gelirli bir çalışan için bu "gizli vergi", sadece cüzdandaki banknotların azalması değil; refahın sessizce ve adaletsizce el değiştirmesi anlamına geliyor. Büyümenin meyveleri hakkaniyetle paylaşılmadığında, enflasyon zengini daha zengin, yoksulu ise daha güvencesiz kılan yapısal bir cezalandırma mekanizmasına dönüşüyor.


Yoksulluk Bir Durum Değil, Bir "Tuzak" Haline Geldi


Sosyal adalet, bireye sadece karnını doyurma garantisi değil, aynı zamanda bulunduğu sınıftan yukarı tırmanma (sosyal mobilite) imkanı sunmalıdır. Ancak 2026 verileri, Türkiye’de "yoksulluk tuzağının" kapaklarının kapandığını gösteriyor. 2024’te en düşük gelir grubunda olanların %68,1’i, 2025 ve 2026’da da aynı grupta kalmaya devam etti.


2026 Türkiye'sinde Sosyal Adalet

Gini katsayısının 0,422 seviyesine demir atması, gelir adaletsizliğinin artık kronik bir hastalık haline geldiğinin kanıtıdır. Toplumun en zengin %20’si gelirin %48’ine el koyarken, en yoksul kesimin %6,4 ile hayatta kalmaya çalışması, yoksulluğu geçici bir talihsizlikten çıkarıp bir "miras" haline getiriyor. Sosyal adalet, bu tuzağın anahtarını bulmak zorundadır; aksi takdirde yoksulluk, coğrafya gibi bir kader olmaya devam edecektir.


Asgari Ücret: Bir Başlangıç Değil, "Yeni Normal"


2026 yılı için belirlenen 28.075,50 TL’lik net asgari ücret, Türkiye iş gücü piyasasının acı gerçeğini özetliyor. Bu rakam artık bir "başlangıç ücreti" değil, DİSK-AR verilerinin de doğruladığı üzere, çalışanların yarısı için ulaşılabilecek en üst sınır, yani "ortalama ücret" haline gelmiş durumda.


Asgari ücretin 2025 yılındaki 24 ayın sadece 4’ünde açlık sınırının üzerinde kalabilmiş olması, sistemin bir "hayatta kalma" mücadelesine evrildiğini kanıtlıyor. Sosyal adalet, asgari ücretin sadece bireyi değil, ailesini de onuruyla yaşatacak bir "aile ücreti" olmasını talep eder. Eğer asgari ücret toplumun genel ücret seviyesi haline gelmişse, orada refah artışından değil, ancak "yoksullukta eşitlenmeden" bahsedebiliriz.


En Büyük Risk Altındaki Grup: Çocuklar ve Gelecek


Nesiller arası adaletsizlik, 2026 Türkiye’sinin en derin yarasıdır. Verilerdeki soğuk gerçek şu: 65 yaş üstü nüfusta yoksulluk riski %22,8 iken, 0-17 yaş grubundaki çocuk ve gençlerimizde bu oran %36,8’e fırlıyor. Bu, her üç çocuktan birinin hayata rakiplerinden birkaç adım geride başladığı anlamına geliyor.


Yoksulluk içine doğan bir çocuğun eğitimde fırsat eşitliğine sahip olması, 2026’nın dijital dünyasında bir mucizeye dönüşüyor. Bu çocuklara sosyal koruma kalkanı, ücretsiz öğle yemeği ve eğitim desteği sağlamak bir "yardım" değil, sosyal adaletin en temel borcudur. Eğer yoksulluk çocuklara miras kalıyorsa, o toplumda adaletin terazisi bozulmuş demektir.


2026 Türkiye'sinde Sosyal Adalet

Evin İçindeki Yoksunluk: Mobilyadan Çatıya Yaşam Kalitesi


2026'da yoksulluğu sadece istatistiklerle değil, bir evin içine girerek anlamak gerekiyor. Hanelerin %58’i için eskimiş bir koltuğu yenilemek artık imkansız bir hayal; o koltuk sadece bir mobilya değil, evin içindeki misafir ağırlama mahcubiyetidir. Kış geldiğinde, her dört haneden birinin (%28,8) sızdıran çatısı, nemli duvarları veya çürümüş pencereleriyle baş başa kalması, sadece bir barınma sorunu değildir.


O sızıntı, o evin içindeki çocuğun ısınamayan umudu, anne ve babanın ise bitmeyen kaygısıdır. %27,9’un izolasyon yetersizliği nedeniyle ısınma sorunu yaşaması, "enerji yoksulluğu"nun bir rakamdan çok daha fazlası, bir yaşam kalitesi çöküşü olduğunu kanıtlıyor. Sosyal adalet, bir insanın başını soktuğu damın akmamasını sağlayamadığında, en temel görevini yerine getirememiş demektir.


Sağlıkta "Gölgede Kalanlar" ve Turist Tarifesi Çelişkisi


Sosyal adalet "herkesi" kapsamadığında, aslında "hiç kimseyi" korumaz. 2025’te mültecilerin Aile Sağlığı Merkezlerinden kayıtlarının silinmesiyle başlayan süreç, 1 Ocak 2026 itibarıyla uygulanmaya başlanan "Turist Tarifesi" ile zirveye ulaştı. Sağlık hizmetinin vatandaş olmayanlara 3 ila 8 kat daha pahalı bir "ticari ürün" gibi sunulması, Türkiye’nin on yıllardır gurur duyduğu Genel Sağlık Sigortası (GSS) ve sosyal devlet ilkesine vurulmuş bir darbedir.


Bu durum sadece etik bir sorun değil, ciddi bir halk sağlığı riskidir. Türkiye’deki tüberküloz vakalarının %13’ünün mülteci ve göçmenlerde görülmesi tesadüf değildir. Sağlık hizmetini bir pazar ürünü haline getirip bu insanları sistem dışına ittiğinizde, bulaşıcı hastalıkları sadece "onların" değil, "hepimizin" sorunu haline getirirsiniz. Sosyal adalet kapsayıcı olmadığında, virüsler ve bakteriler sınır ya da kimlik tanımaz.


Hiç Kimseyi Geride Bırakmamak Mümkün mü?


Kalkınma Planı, "Yeşil ve Dijital Dönüşüm" ile "Adil Geçiş" hedeflerini önümüze koyuyor. Ancak bu hedefler; liyakat, şeffaflık ve lütuf değil hak temelli bir sistem inşa edilmedikçe kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. 2026 Türkiye’sinde ekonomik büyüme rakamları %3,7’yi, ihracat milyarlarca doları gösterebilir; fakat asıl başarı yan komşumuzun çocuğunun eğitimde eşit şansa sahip olup olmadığıyla ölçülecektir.


Gerçek bir sosyal adalet, sadece bir günün teması değil, hiç kimsenin "gölgede" bırakılmadığı bir toplumsal mutabakat olmalıdır. Çünkü bir toplumun gerçek gücü, en tepedekilerin zenginliğiyle değil, en kırılgan olanların sahip olduğu onurlu yaşam standartlarıyla ölçülür. 2026'da sormamız gereken soru şudur: Rakamlar büyürken, uçurumlar kapanıyor mu?



bottom of page