"Algılarımızın Altına Bakmak": Ramazan Kurt İle Böceklerin Gizemli Dünyasına Yolculuk
- Gürsoy Ünlü
- 4 dakika önce
- 4 dakikada okunur
Gürsoy Ünlü: Doğaya baktığımızda genellikle görkemli manzaraları, dağları veya büyük canlıları görürüz. Peki ayaklarımızın altındaki o gizli evren? Çoğumuzun fark etmeden üzerine bastığı, "itici" bulduğu böceklerin ve mantarların, aslında birer antik heykel kadar estetik, birer karakter kadar özgün olduğunu hiç düşündünüz mü?
Fotoğraf sanatçısı Ramazan Kurt, "Altı" adını verdiği büyüleyici serisiyle tam da bunu yapıyor. Grafik tasarım ve sanat yönetmenliği geçmişini makro fotoğrafçılığın meşakkatli tekniğiyle birleştiren Kurt, bu "görünmeyen" canlıları doğal ortamlarından soyutlayarak onları birer sanat nesnesine dönüştürüyor.
Bu söyleşide, bir böcek portresinin nasıl 12 saatte ortaya çıktığını, "Altı" isminin ardındaki derin felsefeyi ve siyah bir fonun "tiksinme" hissini nasıl "hayranlığa" dönüştürebildiğini konuştuk. Ramazan Kurt'un objektifinden, farkındalığımızın altına doğru bir yolculuğa çıkmaya hazır olun.

Gürsoy Ünlü: Grafik tasarımcılıktan Art Direktörlüğe ve Kurumsal İletişim Yöneticiliğine uzanan bir yolculuğunuz var. Bu farklı disiplinlerin birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz? Fotoğraf bu tablonun neresinde duruyor?
Ramazan Kurt: Tasarım eğitimi kompozisyona, simetriye, boşluğa, renge ve formun ilişkilerine dair bir disiplin, kurumsal iletişim ise anlatının nasıl kurulduğu, simgelerin nasıl işlediği ve izleyicinin imgeleminin nasıl çalıştığıyla ilgili. Fotoğraf bunları birbirine bağlayan köprü gibi.
Bir böceği izole edip siyah fon üzerine aldığımda artık biyolojik bir varlık değil, anlam taşıyan bir estetik öneri sunmuş oluyorum. Dolayısıyla fotoğraf benim için hem tasarımın hem iletişimin hem de gözlem kültürünün birleştiği bir alan.
GÜ: Bu proje nasıl bir kıvılcımla başladı? İsim olarak neden "Altı"yı seçtiniz; bu sadece fiziksel bir "ayaklarımızın altı" vurgusu mu, yoksa metaforik olarak "görünenin altındaki saklı gerçekliğe" bir yolculuk mu?
RK: Üniversite yıllarımda “Gün Işığında Portre” isimli bir ders vardı ve hocama insan değil de mantar ya da böcek çekmek istediğimi söylemiştim. Hocamın da motivasyonuyla ilk böcek portrelerime o zaman başladım ve bitirme projemi de bitki ve böcek portreleri ile yapmıştım.
Doğaya çoğunlukla büyük ölçekten bakıyoruz: manzaralar, dağlar, ormanlar… Oysa yaşamın sürdürülmesindeki asıl hareketlilik ayaklarımızın hemen altında, çoğu insanın görmezden geldiği veya önemsemediği ölçekte. “Altı” bu yüzden hem çok somut hem çok metaforik bir isim. Fiziksel olarak ayaklarımızın altındaki dünyaya; toprağın, köklerin, mantarların, böceklerin,mikro canlıların alanına işaret ediyor. Metaforik düzeyde ise insanın görme biçimine “farkındalığımızın altına” bakma çağrısı içeriyor. Dolayısıyla bu seri benim için insanın görme alışkanlığını ters yüz etme çabası da taşıyor.
GÜ- Fotoğraflarınızdaki simsiyah arka plan, objeleri doğal ortamından koparıp adeta birer mücevher veya antik heykel gibi ön plana çıkarıyor. Bu dramatik ışık kullanımının ve "izole etme" tercihinizin arkasındaki sanatsal felsefe nedir?
RK-Bu tercihimin sebebi algıya müdahaleyle ilgili. Böceği doğal ortamında gördüğümüzde zihnimiz hızla kategorize eder; “sokar”, “itici”, “zararlı” gibi… estetik ya da karakter üzerinden okumaz. Siyah fon ve tek yönlü ışık bu kategoriyi kırmak için kullandığım bir araç. Böceği izole ettiğimde ve onu dışarıdaki kaostan çıkarıp bir sahneye aldığımda heykelsi formlar, renkler ve doku görünür hale geliyor. Böylece bu canlılar hem bir “özne” oluyor hem de kendi formunu savunan bir varlık gibi duruyor. Bu sayede tiksinme yerini merak ve hayranlığa bırakabiliyor. Bu noktada Viktoryen dönem post mortem fotoğraflarının etkisini de inkar edemem, ölü bedenin fotoğraf ile ikinci kez hayata kavuşturulma çabası ile ölü böceğin fotoğraf aracılığıyla yeniden varlık kazanması arasında bir paralellik var.
GÜ- Çoğu insanın fark etmeden üzerine bastığı veya "sıradan" bulduğu formları (mantarlar, böcekler, kalıntılar) birer sanat eserine dönüştürmek, sizin için bir tür "doğa savunuculuğu" sayılabilir mi?
RK: Doğrudan bir aktivizm yerine, daha estetik bir savunma diyebilirim. Böcekler, mantarlar ve mikro canlılar doğanın dönüşümünde çok önemli aktörler: ayrıştırma, tozlaşma, toprağın mineralizasyonu, karbon döngüsü gibi... Fakat görsel kültürümüzde neredeyse hiç yer bulamıyorlar. Fotoğraflar burada belki insanın doğayla kurduğu mesafeyi daraltan bir araç olabilir. Kimse makale okumak için zaman ayırmayabilir ama güçlü bir fotoğraf bazen çok daha etkili olabilir.
GÜ- Bir objeyi doğada keşfedip onu bu kadar net ve büyüleyici bir kareye dönüştürme süreciniz teknik olarak nasıl ilerliyor? (Makro fotoğrafçılığın o meşakkatli aşamalarını merak ediyoruz.)
RK- Genellikle doğada uzun yürüyüşler yaparım. Bu yürüyüşler sırasında çoğu zaman acele etmem, küçük bir bölgede saatlerce durduğum olur. Bazen ölü bulduğum böcekleri toplarım, bazen de çok etkileyici bir türle karşılaştığımda kısa süreliğine anestezi uygulayarak hareketsiz hale getirip öyle fotoğraflarım. Stüdyo sürecinde genellikle doğal ışık ve 90 derece açıdan tek kaynakla çalışıyorum. Focus stacking tekniği ile netliği katman katman birleştiriyorum. Tek bir kareyi üretmek çekim ve düzenleme süreci dahil 10–12 saati bulabiliyor.
GÜ- "Altı" serisinden tek bir kusursuz kareyi yakalamak ortalama ne kadar zamanınızı alıyor? Teknik veya duygusal olarak sizi en çok zorlayan "karakter" hangisiydi?
RK- Forma ve böceğin canlı mı ölü mü olmasına göre zaman çok değişken olabiliyor, ancak seri ortalaması 10-12 saat diyebilirim. Teknik açıdan en zorlu deneyim Sarmaşık Atmaca Güvesi’ydi, kütle olarak büyük olduğu için uzun süre bayılmamıştı. Duygusal olarak ise Trypocopris vernalis beni etkilemişti, bu bir tür bok böceği ve bu kadar muhteşem renklere sahip bir böceği hayvan dışkısının içinde görmek estetik açıdan sarsıcıydı.
GÜ- İnsanlar genellikle "görkemli" manzaraları veya büyük canlıları doğa olarak görmeye meyillidir. Sizin bu "mikro" evrene odaklanan bakış açınız, serginizi gezenlerden nasıl karşılık buluyor?
RK- Böcekleri siyah fonda, izole edilmiş bir portre estetiği ile görünce izleyicide algı kırılıyor ve korku ya da tiksinme yerine merak başlıyor. Bir böceğe bir sanat nesnesi gibi bakmak aslında ekolojik düşüncenin de temelini oluşturuyor.
Kentte yaşadığımızda doğa çoğu zaman bir manzara, bir tatil fotoğrafı ya da dekorasyon öğesi haline geliyor. İnsanın doğadan kopuşu çok derin bir problem ve bana kalırsa ekolojik krizlerin kökeninde de bu kopukluk var.
GÜ- İnsanların genelde mesafeli durduğu, hatta bazen "iğrendiği" küçük canlıları bu kadar estetik bir dille sunmak, bu canlılara karşı bir empati geliştirilmesine nasıl hizmet ediyor?
RK- Bir böceğe “empati geliştirmek” garip bir eylem gibi gelebilir çünkü estetik tarihsel olarak insana ve insana ait olana tahsis edilmiş. Empatiyi sevimlilik üzerinden değil varoluş üzerinden kurduğumuzu düşünüyorum. Bu canlıların karakterleri, rolleri ve doğadaki işlevleri var. Onları bir anatomi çalışması gibi değil, bir portre gibi ele alarak bireyselliklerini görünür kılmayı amaçlıyorum. Böylece onları daha yakından tanıyabilir ve hak ettikleri saygıyı iade edebiliriz.
GÜ- Sizce çarpıcı bir sanat fotoğrafı, toplumsal ekolojik farkındalık yaratma konusunda bilimsel bir makaleden daha hızlı bir etki yaratabilir mi?
RK- Bilim bize bilgiyi verir, sanat ise görmeyi öğretir. İnsan çoğu zaman önce görür, sonra merak eder ve anlamaya çalışır. O yüzden fotoğrafın etkisi bazen daha hızlıdır, farkındalık için alan açabilir.
GÜ-"Altı" serisi devam edecek mi, yoksa doğayı farklı bir perspektiften (belki farklı bir element veya ölçekle) ele alacağınız yeni projeler gündeminizde mi?
RK- “Altı” benim için uzun soluklu bir seri. Şimdilik Türkiye’deki böcek ve mantar türlerini fotoğraflıyorum, ileride farklı coğrafyalardan türleri de dahil etmeyi çok isterim. Henüz kapsamını netleştirmediğim tohumlar ve likenler üzerine düşündüğüm başka bir seri daha var, ölçek değişmeden doğanın farklı “karakterlerini” ele almak istiyorum.
Gürsoy Ünlü:Ramazan Kurt'un "Altı" serisi, bize sadece doğanın görünmeyen güzelliklerini göstermekle kalmıyor, aynı zamanda kendi "bakma" alışkanlıklarımızı da sorgulatıyor. Bir böceğe, bir mantara, tiksinme veya korkuyla değil de, bir sanat eserine duyulan merak ve hayranlıkla bakabildiğimiz an, doğayla kurduğumuz o kopuk bağın onarılmaya başladığı andır. Kurt'un da dediği gibi, "Bilim bize bilgiyi verir, sanat ise görmeyi öğretir." Onun sanatı, bize yavaşlamayı, daha yakından bakmayı ve en nihayetinde, ayaklarımızın altındaki o karmaşık ve hayati evrene hak ettiği saygıyı iade etmeyi öğretiyor. Bu, sadece bir fotoğraf serisi değil; ekolojik bir farkındalık dersi ve estetik bir başkaldırıdır.
























