top of page

Bilimin Ateşiyle Ekolojinin Geleceğini Aydınlatmak: Nurcan Seven Söyleşisi

İlk sayımızda, bilimi karmaşık denklemlerden ve laboratuvarlardan çıkarıp hayatımızın tam merkezine taşıyan, Türkiye'deki bilim iletişiminin en önemli isimlerinden Nurcan Seven ile bir araya geldik. Hypatia Bilim kanalının kurucusuyla, ekolojik krizden bilgi kirliliğine, bireysel eylemden kolektif umuda uzanan derin ve ilham verici bir sohbet gerçekleştirdik.


Orhan Açıkgöz: Öncelikle okurlarımız için sormak isteriz, bilim iletişimciliği tam olarak nedir ve günümüzde neden bu kadar önemli?


Nurcan Seven: Bilim iletişimi, yalnızca bilimsel bilginin halka basitçe aktarılması değil; bilginin doğru, şeffaf, etik ve kapsayıcı biçimde üretilmesi ve paylaşılmasını, toplumun bilimsel süreçlere etkin katılımını ve bilimle karar alma mekanizmaları arasında güçlü köprüler kurulmasını kapsayan stratejik bir disiplindir. Günümüzde bilim ve teknoloji, mikrodan makroya tüm yaşam alanlarımızı hiç olmadığı kadar doğrudan şekillendirmektedir. İklim, sağlık ve teknoloji gibi kritik alanlarda bireysel ve toplumsal kararların bilimsel temellere dayanması bir zorunluluktur. Bununla birlikte dezenformasyon hızla yayılmakta ve toplumla bilim arasındaki güveni tehdit etmektedir. Artık bilim iletişimi, yalnızca bilgi aktarımı değil; demokratik sorumluluğun, hak temelli bilincin ve toplumsal dayanışmanın da temel bir aracı olarak konumlanmaktadır.


Bilimin Ateşiyle Ekolojinin Geleceğini Aydınlatmak: Nurcan Seven Söyleşisi

OA: Bu alanda Hypatia Bilim gibi önemli bir kanal kurdunuz. Sizi bu yola iten ana motivasyon neydi? Bu projenin kişisel hikayesi nedir?


NS: Eskiden çok moda olan ve genellikle bir eleştiri ya da özeleştiri olarak algılanan ünlü bir söz vardı: “Jack of all trades, master of none”. Günümüzde ise bu söz daha çok “havalı olmak” için kullanılıyor. Aslında Hypatia Bilim’in hikayesi, benim birçok alana duyduğum merak ve bu alanlarda derinleşme çabamla başlıyor; yani merak ettiğim konuları birbirine bağlayarak çok yönlü bir çalışma pratiğine girmemle.


Hypatia Bilim’i 2018 yılında kurarken, kişisel merak alanlarımda bilim ve teknoloji okuryazarlığı, yeni medya ve iletişim, kültür & sanat gibi konularda derinleşmeyi ve kendi yolculuğumda olduğu gibi dünyayı, evreni, kendimizi ve toplumu anlama sürecinde bir durak yaratmayı amaçlamıştım. Elbette bu yaklaşım, daha önce yanıtladığım “bilim iletişimi ve önemi” sorusundan bağımsız değil. Ancak Hypatia Bilim’in kuruluşunun arkasında yapılandırılmış bir strateji değil, güçlü bir yolculuk hikayesi yatıyor. 2018’den bu yana da Hypatia Bilim, farklı tempolarda, farklı kanallarda ve çeşitli stratejilerle yoluna devam ediyor; ama perspektifi ve motivasyonu aynı…


OA: Kanalınızın sloganı "Tanrılardan ateşi çalacağız!". Bugün gezegenimizin içinde bulunduğu ekolojik kriz karşısında, bilimin çalması ve insanlığa ulaştırması gereken en acil 'ateş' nedir?


NS: Bilimin insanlığa ulaştırması gereken en acil “ateş”, gezegenle hak odaklı bir yaklaşım ile ortak yaşam kurma kararlılığı olabilir: iklimin hızla değiştiğini kabul etmek, ekosistemlerin taşıma kapasitesini gözetmek ve bilimden derlenen çözümleri sosyal politika ve adalet perspektifiyle uygulamak. Özellikle bilim politikalarının üretilmesinde geniş bir perspektif, çok yönlülük ve derinlemesine bir yaklaşım elzemdir. Bu ateş elbette aynı zamanda bilgiye erişim, eğitim ve gençlerin karar süreçlerine dahil edilmesini de içerir.


OA: Kanalınızın ismi Hypatia... Hypatia'nın dogmalara karşı duruşu ile bugün bilim insanlarının iklim inkârcılarına karşı duruşu arasında bir benzerlik görüyor musunuz?


NS: Elbette, bir benzerlik görüyorum. Antik dönemde Hypatia, akıl, tartışma ve eleştirel düşünceyi savunmuştu. Bugün iklim inkârcılığına, dezenformasyona karşı duran bilim insanları da benzer şekilde bilginin eleştirel savunusunu, kanıta dayalı aklı temsil ediyor. Ancak tarihsel bağlamda dikkat etmek gerekir ki bugün aynı zamanda bilim insanlarının toplumla empatik iletişim kurması, savunmacı değil ama etkili olmaları bekleniyor bu da klasik “muhafız rolü”nden daha farklı bir sorumluluktur. Toplumda bilgiye dayalı karar mekanizmalarının güçlendirilmesinde sorumluluk almak, kişisel PR’ın dışına çıkarak, dayanışma ve yardımlaşma kültürünün inşası ile mümkün olabilir.



OA: İklim kriziyle ilgili bilimsel veriler onlarca yıldır çok net. Bir bilim iletişimcisi olarak sizce bu verileri insanlara daha etkili anlatmak için nerede hata yapıyoruz?


NS:  Öne çıkan başlıklardan biri, mesajın yalnızca bir bilgi yüklemesi olarak kurgulanmasıdır; çünkü salt rasyonel veriyi sunmak, bunun otomatik olarak kabul göreceği yanılgısını yaratabilir. Bunun yanında, yerel bağlamı ve insanların günlük yaşam deneyimlerini göz ardı etmek, örneğin iklim krizini “uzaktan” bir mesele gibi ele almak, mesajın toplumsal karşılığını zayıflatır. Güven inşasının ikinci planda bırakılması, bilim insanlarının yalnızca uzman kimlikleriyle değil, aynı zamanda iletişim becerileriyle de güçlendirilmemesi, etkinin sınırlı kalmasına neden olur. Hikâye anlatımının, duygusal zekânın ve yerel çözüm örneklerinin yeterince kullanılmaması da mesajın derinleşmesini engeller.


Fazla çarpıcı olmaya çalışırken izleyici ya da okuyucuyu şoka sokarak “uyandırma” stratejisinin sık uygulanması, zamanla hedeflenen duygunun tersine işleyebilir; insanlar daha duyarsız, tepkisiz ve hatta kaçınmacı bir yaklaşım geliştirebilir.


Öte yandan, konuyu popülerleştirmek ya da gündemleştirmek amacıyla eksik, yüzeysel veya bağlamdan kopuk sosyal medya trendlerine kapılmak, meselenin sığlaşmasına ya da hedeflenen ciddiyetle algılanmamasına yol açabilir. Buna ek olarak, fazla çarpıcı olmaya çalışırken izleyici ya da okuyucuyu şoka sokarak “uyandırma” stratejisinin sık uygulanması, zamanla hedeflenen duygunun tersine işleyebilir; insanlar daha duyarsız, tepkisiz ve hatta kaçınmacı bir yaklaşım geliştirebilir.


Sonuç olarak dengeli, tutarlı ve bağlamın önemini unutmadan sürekli iletişim stratejileri geliştirmek gerekiyor.


OA: Sosyal medyadaki bilgi kirliliği ve komplo teorileriyle savaşta en güçlü silahımız nedir?


NS: En güçlü silah; güçlü dayanışma ağları + önleyici iletişim (prebunking) + güven. Güven inşası için şeffaf süreçler, hataları kabul etme, yerel aktörlerle sürekli ilişki ve uzmanların iletişim becerilerini geliştirmek gerekiyor.


Prebunking (yanlış bilginin veya dezenformasyonun yayılmadan önce önlenmesi için yapılan iletişim stratejisi) ve hikâyeleştirme dezenformasyonu pasifleştirmede etkilidir.

Ayrıca interaktif veri görselleştirmeleri ile okuyucu izleyicinin edilgen değil etkin olacağı iletişim süreçleri bilgi kirliliğini kırmada işe yarıyor.


OA: Bir bilim iletişimcisi, ekolojik kriz gibi acil bir durumda ne zaman tarafsızlığını bırakıp daha aktif bir rol üstlenmeli? Bilimsel verileri nasıl daha etkili bir hikayeye dönüştürebiliriz?


NS: “Tarafsızlık” kavramı çoğu zaman bilimsel nesnelliğin gereğiymiş gibi sunulsa da, aslında çoğu bağlamda suyu bulandıran, aktörleri pasifleştiren ve kritik meselelerde zaman kaybettiren bir illüzyon aracına dönüşebiliyor. (Örneğin iklim krizini ele alalım: On yıllardır çok net bilimsel veriler ortadayken, “iki tarafı da dinlemek” bahanesiyle iklim inkârcılarına eşit söz hakkı verilmesi, kamuoyunda “henüz kesinlik yokmuş” algısı yaratarak küresel hareketsizliğe neden oldu. Benzer şekilde, pandemi döneminde bilimsel verilerle hiçbir temeli olmayan söylemler “tarafsızlık” adı altında ekranlarda bilim insanlarıyla eşit düzlemde tartıştırıldı ve bu da toplumun sağlığı pahasına büyük bir kaosa yol açtı.)


Tarafsızlık, bu tür yaşamsal konularda çoğu kez hakikatin karşısında tarafsızmış gibi davranmanın, gerçekte ise statükodan yana taraf olmak anlamına geldiğini gizleyen bir kılıf işlevi görüyor. Çünkü “tarafsız kalmak”, aslında mevcut güç ilişkilerini ve baskın anlatıları sorgusuz desteklemek demek. Bu nedenle, tüm canlılığın ve gezegenin geleceğini tehdit eden konularda -ister iklim krizi, ister biyolojik çeşitlilik kaybı, ister nükleer tehlike olsun- gerçek bir tarafsızlıktan söz edilemez.


Bu noktada görev, tarafsız kalmak değil; yaşamdan, hakikatten ve adaletten yana taraf olmaktır.

Bu noktada görev, tarafsız kalmak değil; yaşamdan, hakikatten ve adaletten yana taraf olmaktır. Bilim iletişimi de burada yalnızca “bilgiyi aktaran nötr bir köprü” değil, aynı zamanda hakikatin kamusal alanda görünür kalmasını sağlayan bir sorumluluk alanıdır. Canlıların yaşam hakkını, gezegenin sürdürülebilirliğini ve gelecek kuşakların adil bir dünyada yaşama hakkını savunmak, bir seçim değil; etik, toplumsal ve hatta demokratik bir görevdir.


Veriyi Hikayeye Dönüştürmenin Yolları


Bunun için kişisel anlatılar kullanılabilir; örneğin iklim değişikliğinin yalnızca kutuplardaki buzulların erimesi değil, bir köyde çiftçinin mahsul kaybı, bir çocuğun temiz hava hakkından mahrum kalması olduğunu anlatmak. Yerel etkileri öne çıkarmak, insanların günlük hayatlarına dokunan örnekler vermek, soyut ve uzak gibi görünen meseleleri somutlaştırır. Somut çözüm adımları sunmak, yani “felaket” vurgusu yerine uygulanabilir yollar göstermek, insanların hem korkuya kapılmasını hem de çaresizlik hissetmesini engeller. Görsel anlatım, karmaşık bilimsel veriyi herkesin kavrayabileceği bir sadeliğe kavuşturur.


Bunun yanında empati kurmak da kritik bir aşamadır. İnsanların endişelerini küçümsemek ya da görmezden gelmek yerine, onları anlamak, dinlemek ve iletişimi bu kaygılar üzerine inşa etmek güveni pekiştirir. Aksi halde bilimsel mesajlar, ne kadar doğru olursa olsun, alıcı bulmaz


Başlıklandırmak gerekirse;


  • Soyut veriyi kişisel hikâyeye bağlamak

  • Yerel bağlamı göstermek

  • Somut çözüm adımları eklemek

  • Bağ kurulmasını ve sorumluluk bilincinin oluşmasını sağlamak

  • Duyguyu şokla değil, empatiyle uyandırmak

  • “Küçük ama güçlü metaforlar” kullanmak


Kısacası;


veri --> deneyim --> bilinç --> çözüm hattını kurmak


iklim krizinde en etkili hikâye kurgusunun oluşmasına yardımcı olacaktır.


Bilimin Ateşiyle Ekolojinin Geleceğini Aydınlatmak: Nurcan Seven Söyleşisi

OA: Bilim, hem bugünkü ekolojik krizin motoruydu (sanayi devriminin gelişiminde, büyümesinde büyük rol oynadı) hem de çıkış için umudumuz. Bu paradoksu nasıl yorumluyorsunuz? Bilim hem zehir hem panzehir olabilir mi?


NS: Evet, bilimsel gelişmeler (sanayi, kimya, enerji gibi alanlarda) bir yandan insanlığa refah ve ilerleme sağladı, diğer yandan ciddi çevresel ve toplumsal maliyetler yarattı. Ancak bu maliyetlerin sorumluluğu bilimin kendisine değil, bilimin nasıl ve hangi amaçlarla uygulandığına aittir.


Bilim bir araçtır; değerler, etik ilkeler ve toplumsal sorumlulukla birleşmediğinde zararlı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bilimsel ilerlemeyi etik, toplumsal ve ekolojik sorumlulukla eşleştirmek bir zorunluluktur. Bilim hem teşhis koyar hem de tedavi yolları sunar; ancak bu tedavinin nasıl uygulanacağı toplumsal tercihler, politika üretme süreçleri ve bu politikaların nasıl hayata geçirildiğiyle şekillenir. Dolayısıyla yalnızca karar vericilerin değil, karar vericilere yön veren toplumsal aktörlerin ve vatandaşların tercihleri de belirleyici rol oynar. İşte tam da bu yüzden bilim iletişiminin güçlendirilmesi, toplumda “bilgiye dayalı karar mekanizmalarının” gelişmesi açısından kritik önemdedir.


OA: Bilimde kadınların emeğine dikkat çekiyorsunuz. İklim adaletinde de kadınların ön saflarda olduğunu görüyoruz. Bu iki alan arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?


NS: İklim krizi, ekonomik çalkantılar, savaşlar ve doğal afetler gibi tüm toplumsal kırılma anları, yalnızca çevresel ve ekonomik boyutlarıyla değil, aynı zamanda toplumsal adalet boyutuyla da derin etkiler yaratır. Bu krizler sırasında geri dönülemez zararları en fazla hisseden kesim, toplumsal cinsiyet eşitsizliği tarafından sistematik olarak dezavantajlı konumda bırakılan kadınlar ve kız çocuklarıdır. Bu nedenle, kadınların krizlerle mücadelede en ön saflarda yer almasını doğal buluyorum. Çünkü iklim krizini derinleştiren sosyo-ekonomik sistem ile toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sürdüren politik ve ekonomik yapılar, ortak temellerden beslenir.


Bilimin ve kriz yönetiminin cinsiyet eşitliği perspektifiyle bütünleşmeden, gerçek adalet ve sürdürülebilir çözümler üretemeyeceği açıktır.

Kadınların yerel bilgi birikimi, kriz zamanlarında topluluk dayanışmasını örgütleme yetenekleri sürdürülebilir çözüm tasarımında hayati bir role sahiptir. Ekonomik krizlerde, afetlerde veya iklim kaynaklı şoklarda, kadınlar yalnızca ailelerini değil, aynı zamanda yerel topluluklarının direnç kapasitesini de ayakta tutarlar. Ancak karar alma mekanizmalarındaki temsilsizlikleri ve kaynaklara erişimlerinin sınırlılığı, bu deneyim ve bilgilerin politika ve stratejilere yansımasını engeller. Sürdürülebilir ve adil çözümler üretebilmek için kadınların bilgi ve deneyimlerinin sistematik olarak tanınması ve iklim politikalarına entegre edilmesi zorunludur.


Bu nedenle iklim adaletinin tesisi, kadın emeğinin görünür kılınması ve toplumsal cinsiyet perspektifinin merkezi bir kriter olarak benimsenmesi ile doğrudan bağlantılıdır. Hypatia Bilim olarak, kadınların bilimsel üretimdeki katkılarını ve krizlere karşı geliştirdikleri stratejileri öne çıkarmayı, karar mekanizmalarındaki temsillerini güçlendirmeyi önemli bir öncelik olarak görüyoruz. Çünkü toplumsal kırılma anlarında dezavantajlı bırakılanların sesi görünür kılınmadığında, alınan kararlar eksik ve dolayısıyla yanlış kalır; ancak kadınların bilgi ve deneyimi de merkeze alındığında ve temsiliyeti güçlendirildiğinde kriz yönetimi hem adil hem de kalıcı çözümlerin hayata geçirilmesiyle sonuçlanır.


OA: Tükettiğimiz malzemeler hakkında toplumun bilmesi gereken en kritik bilimsel gerçek nedir? Biyobozunur malzemeler gerçekten bir çözüm mü, yoksa sadece geçici bir yama mı?


NS: Biyobozunur malzemeler, geleneksel plastiklerin çevresel etkilerini azaltmada potansiyel bir çözüm sunmaktadır. Ancak bu malzemelerin etkinliği, üretimden bertarafa kadar olan süreçlerdeki koşullara ve uygulamalara bağlıdır. Yanlış bertaraf, eksik altyapı ve yanıltıcı etiketleme gibi faktörler, bu malzemelerin çevresel faydalarını sınırlayabilir. Bu nedenle, biyobozunur malzemelerin kullanımı, daha geniş bir sürdürülebilirlik stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Geri dönüşüm, yeniden kullanım ve azaltma gibi diğer stratejilerle birlikte uygulandığında, biyobozunur malzemeler daha etkili bir çözüm sunabilir.


Ancak, biyobozunur malzemelerin potansiyelinden tam olarak yararlanabilmesi için, uluslararası politikaların ve işbirliğinin güçlendirilmesi de gerekmektedir. Petrol ve kimya endüstrisinin güçlü lobilerinin etkisi, plastik kirliliğiyle mücadelede önemli engeller oluşturmaktadır. Bu engellerin aşılması, etkili ve kapsamlı çözümlerin uygulanabilmesi için kritik öneme sahiptir.

Sonuç olarak, biyobozunur malzemeler, tek başına plastik kirliliğiyle mücadelede yeterli bir çözüm sunmamaktadır. Ancak, doğru koşullar altında ve etkili politikalarla desteklendiğinde, çevresel etkilerin azaltılmasında önemli bir rol oynayabilirler.


Bilimin Ateşiyle Ekolojinin Geleceğini Aydınlatmak: Nurcan Seven Söyleşisi

OA: Bilimsel ve analitik bir zihin yapısı, sizin kişisel hayatınızdaki ekolojik tercihlerinizi nasıl etkiliyor? Verileri bilmek sizi daha mı kaygılı yapıyor, yoksa çözüme mi odaklıyor?


NS: Bilgi, hem kaygıyı artırır hem de eyleme odaklar. Benim için veriler, sorumluluk hissini ve eylem önceliklerini netleştiriyor: hangi adımlar gerçekten etkili, hangi gösterişsel davranışlar yanıltıcı? Veriye dayalı yaklaşım, doğal kaynak kullanımını azaltmaya (örneğin enerji ve su tüketimini kısıtlamak, daha az plastik kullanmak, uzun ömürlü ve sürdürülebilir ürünleri tercih etmek), yerel üretimi ve topluluk temelli çözümleri önceliklendirmeme yol açıyor. Yerel üretim, hem karbon emisyonlarını azaltıyor hem de bölgesel ekonomiyi destekleyerek daha sürdürülebilir bir döngü yaratıyor.


Burada altını özellikle çizmek istediğim bir nokta da, “kaygı ve stres” kavramlarının otomatik olarak olumsuz olarak algılanmaması gerektiğidir. Toplumumuzda tıpkı “tartışma” kelimesinin çoğu zaman “kavga”yı çağrıştırması gibi, bu iki kavram da yanlış yorumlanabiliyor. Kaygı, kaçınılması gereken bir duygu değildir; aksine doğru farkındalık ve yönetimle ele alındığında hem öğretici hem de olgunlaştırıcı bir rol oynayabilir. Kaygı, yalnızca endişe yaratmak için değil, hangi alanlarda müdahale edebileceğimizi ve önceliklendirmemiz gereken konuları gösteren bir rehber görevi görür. Bu nedenle, ekolojik kaygı pasifize edici bir yük olmaktan çıkar ve daha bilinçli, stratejik ve umut verici eylemlere yönlendiren bir güç haline gelir.



OA: Bireysel olarak yaptığımız 'küçük' ekolojik eylemlerin (geri dönüşüm, az tüketim vb.) bilimsel olarak büyük bir fark yaratma potansiyeli nedir?


NS: Tek başına geri dönüşüm veya az tüketim küresel sorunu çözmez; ancak bireysel eylemler toplumsal normları etkiler ve bu eylemler örgütlü bir yaklaşımla birleştiğinde karar vericiler üzerinde, üretim süreçlerini belirleyen şirketler üzerinde politik baskı yaratabilir.


“Ben değişsem de dünya değişmez, boşa uğraşıyoruz” mantığını ise bundan çok daha tehlikeli ve pasifize edici buluyorum.

Sonuçta “herkes kendi evinin önünü süpürürse mahalle daha temiz olur” klişesi oldukça eskidir ancak bu söylem aynı zamanda “mahalle”yi yani içinde yaşadığımız dünyayı, doğayı tek tek bireylerin eylemlerinin değil büyük tekellerin muaazzam boyutlara varan üretimlerinin kirlettiği, tahrip ettiği gerçeğini perdelemek için kullanılabiliyor. Veriler gösteriyor ki tek tek insanlardan oluşan geniş toplulukların çevreye verdiği zarar büyük şirketlerin, tekellerin verdikleri zararların yanında çok küçük bir oranı temsil ediyor. Ancak aynı şirketler sorumluluklarını topluma, tek tek insanlara adeta yıkabilmek için muazzam iletişim kampanyalarıyla, propagandalarla kafaları sıklıkla karıştırabiliyor. Bunu söylerken elbette bireysel farkındalığın ve bireysel eylemlerin önemsiz olduğunu söylemiyorum, aksine bireysel farkındalık ve bilinçlilik hali bu bireylerin kolektif mücadeye, çabalara, eylemlere karşı da daha duyarlı, açık hale gelmelerinde belirleyici bir rol oynayabiliyor.


Aksi türlü bir yaklaşımın, yani “ben değişsem de dünya değişmez, boşa uğraşıyoruz” mantığını ise bundan çok daha tehlikeli ve pasifize edici buluyorum. Farkında olsa da olmasa da sorunu özneden uzaklaştırarak, “böyle gelmiş böyle gider” algısını beslemek, yapılacak en sığ ve insana yakışmayan yaklaşım olur. Bu nedenle bireysel farkındalık ve küçük eylemler, yalnızca kendi davranışımızı değiştirmekle kalmaz; dünya ile ilişkimizi, düşünce yapımızı, toplumsal normları, politika ve üretim dinamiklerini etkileyecek bir güç hâline gelerek kolektif değişimi başlatır.


OA: Günlük hayatınızda hangi ekolojik ilkeyi en çok önemsiyor ve uyguluyorsunuz?


NS: Kaynak verimliliği (ekolojik tercihlerde daha az kaynak harcayan ve yerel ekosistemle uyumlu üretim-tüketim davranışlarını önceliklendirmek) ve “döngüsel düşünce” yani satın almadan önce kullanım ömrünü, onarılabilirliğini ve sonrasında geri kazanımını sorgulamak.

Bu ilke, hem bireysel seçimlerde hem de kurumsal yaptırım çağrılarında rehberim.


OA: Ekolojik kaygı duyan gençlere, bilimsel bir bakış açısıyla nasıl bir umut ve eylem planı önerirsiniz?


NS: 


  • Öncelikle stres ve kaygı ile ilgili önceki söylediklerime şimdi tekrar geri dönüp bakın :)

  • Yerel eylemlerle başlayın (topluluklara katılın, şehir/üniversite girişimleri, kulüpleri)

  • Bilgilenin ama tükenmeyin: güvenilir kaynaklara zaman ayırın, dezenformasyona karşı prebunking öğrenin.

  • Ağı güçlendirin: yerel aktivistler, bilim insanları ve politika yapıcılarla köprü kurun.

  • Beceri geliştirin: bilim, teknoloji ve veri okuryazarlığı, iletişim vb

  • Stratejiler kurun: kısa vadeli başarılı projeler (görünür sonuç) + uzun vadeli politika etki planı.


Bu kombinasyon umudu canlı tutar ve etkiyi büyütür.


OA: Son olarak, Ekolojik Evim okurları için; hem bilimsel merakımızı besleyecek hem de gezegenle bağımızı güçlendirecek bir kitap, belgesel veya bir 'kavram' öneriniz olur mu?


NS: Öncelikle bu son cevaba kadar okuyan tüm okurlara yürekten saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum. Elbette, naçizane önerilerde bulunabilirim.


Kitap: “Hep Yuvaya Dönmek” – Ursula Le Guin.

Le Guin’in hikâyeleri, insan-doğa ilişkisini, toplumsal yapıları ve sistemleri sorgulatıyor. Bireysel eylemlerimizin kolektif etkilerini düşündürüyor ve doğayla uyumlu, etik bir yaşamın önemini gösteriyor. Röportajda vurguladığım “bireysel farkındalık + kolektif etki” perspektifiyle örtüşüyor ve hem düşündüren hem de ilham veren bir okuma sunuyor.


Belgesel: “Eko Eko Eko” – Yönetmen: İlkay Nişancı, Yapımcı: Hakan Fıçıcı


“Eko Eko Eko”, ekolojik çöküşün kökenlerini sorgularken, bireysel eylemlerin toplumsal ve kurumsal değişimle birleştiğinde gerçek dönüşüm gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Belgesel, Artvin’den Zonguldak’a kadar geniş bir coğrafyada sürdürülen doğa direnişlerini ve ekolojik mücadelenin kapitalizme karşı verilen bir savaş olduğunu izleyiciye anlatıyor. Ceren Moray’ın canlandırdığı karakterler aracılığıyla, günlük yaşamda karşılaşılan ekolojik sorulara dair derinlemesine bir bakış sunuluyor. Bu yaklaşım, röportajda vurguladığım “bireysel farkındalık + kolektif etki” perspektifiyle paralellik gösteriyor. Belgesel, izleyiciyi yalnızca bilgilendirmekle kalmayıp, aynı zamanda eyleme geçmeye teşvik ediyor.


Kavram: “Nöroplastisite”


Nöroplastisite, beynin yapısını ve işleyişini deneyim, öğrenme ve çevresel etkilere bağlı olarak değiştirebilme yeteneğidir. Basitçe, beynimiz sabit bir organ değil; sürekli olarak şekil değiştirebilir, yeni bağlantılar kurabilir ve bazılarını güçlendirebilir.


Bu kavram, ekolojik kaygı ve bilinçli eylem perspektifiyle birleştiğinde daha güçlü bir metafor sunar. Beyin bir “mikro-ekosistem”, ekoloji ise bir “makro-beyin” gibidir: her ikisi de bağlantılar, esneklik ve çeşitlilik üzerine kurulu, birbirini etkileyen dinamik sistemlerdir.


Röportaj boyunca vurguladığım gibi, bireysel farkındalık, topluluk deneyimi ve kolektif eylem ekosistemleri ve toplulukları daha dirençli kılar. Tıpkı nöroplastisitenin beynimizi yeniden yapılandırması gibi, ekolojik ve toplumsal sistemler de bilinçli müdahaleler ve dayanışma ile dönüşebilir.


Orhan Açıkgöz

Ekolojik Evim Yazarı




Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page