top of page

Tüketiyorum, Öyleyse Varım: Instagram'da Sergilediğimiz Hayatlar Hakkında Gerçekler

Tüketiyorum, Öyleyse Varım: Instagram'da Sergilediğimiz Hayatlar Hakkında Gerçekler

Instagram akışınızda bir gezintiye çıktığınızı hayal edin: Uzak diyarlarda çekilmiş tatil fotoğrafları, estetik açıdan kusursuz kafeler, entelektüel sohbetlerin habercisi kitap kapakları ve hayranlık uyandıran hobiler... Neredeyse herkesin hayatı bir film setinden fırlamış gibi görünüyor. Peki, bu anları sadece yaşamayı değil, aynı zamanda titizlikle belgeleyip herkese açık bir şekilde paylaşmayı neden bu kadar çok istiyoruz? Bu "gösterme" arzusu, dijital çağın bir icadı mı, yoksa kökleri çok daha derinlerde olan bir davranışın modern bir yansıması mı? Bu modern alışkanlığımız hakkında sizi şaşırtacak beş gerçeği açıklıyoruz.



Bu 'Yeni' Alışkanlık Aslında 100 Yıldan Eski


Sosyal medyada gördüğümüz bu gösterişli yaşam sergileme halinin tamamen yeni olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bu davranışın kökleri, sosyolog ve iktisatçı Thorstein Veblen'in 1899 yılında yayımladığı çığır açan eseri Aylak Sınıfın Teorisi (The Theory of the Leisure Class) kitabına kadar uzanıyor.


Veblen, bu eserinde "gösterişçi tüketim" (conspicuous consumption) kavramını ortaya attı. Ona göre, toplumun en üstündeki "aylak sınıf", hükümet işleri, askerlik, dini törenler ve spor etkinlikleri gibi üretken olmayan faaliyetlere ve abartılı harcamalara yönelerek ekonomik güçlerini ve sosyal statülerini sergiliyordu. Yani, tüketim sadece bir ihtiyacı karşılamak için değil, aynı zamanda başkalarına karşı bir üstünlük ve prestij gösterme aracı olarak kullanılıyordu. Bugün Instagram'da gördüğümüz özenle seçilmiş yaşam tarzı paylaşımları, Veblen'in bir asırdan daha uzun bir süre önce tanımladığı bu temel statü ve rekabet dinamiğinin dijitalleşmiş bir versiyonundan başka bir şey değil.


Tüketiyorum, Öyleyse Varım: Instagram'da Sergilediğimiz Hayatlar Hakkında Gerçekler

Artık Sadece Ne Aldığımız Değil, Ne 'Yaptığımız' Önemli


Veblen'in döneminde zenginlik genellikle lüks mallar aracılığıyla sergileniyordu. Günümüzde ise, özellikle çevrim içi platformlarda, gösterişin odağı maddi nesnelerden deneyimlere ve kültürel birikime kaymış durumda. Lüks bir çanta veya araba hala bir statü sembolü olsa da, asıl önemli olan, arzu edilen bir yaşam tarzına sahip olduğunuzu aktivitelerinizle kanıtlamak.


Sosyal medya akışları bu yeni gösteriş biçiminin kanıtlarıyla dolu:


  • Kültürel etkinlikler: Gidilen konserlerin, sinema veya tiyatro biletlerinin fotoğrafları.

  • Seyahatler: Ziyaret edilen farklı şehirler veya ülkelerden manzaralar.

  • Okunan kitaplar: Kitap kapakları veya altı çizilmiş alıntılar.

  • Ziyaret edilen mekanlar: Popüler kafeler, müzeler veya sanat sergileri.

  • Hobiler ve yetenekler: Yeni öğrenilen bir enstrüman veya yapılan bir spor.


Bu paylaşımlar, kişinin bilgili, kültürlü ve iyi bir zevke sahip olduğunu gösteren "kültürel işaretler" olarak işlev görür. Ancak sosyolog Pierre Bourdieu'nün merceğinden bakıldığında, bu durum daha derin bir anlam kazanır. Bu paylaşımlar aslında dijital bir arenada "kültürel sermaye" biriktirme ve sergileme çabasıdır. Paylaşılan her kitap, ziyaret edilen her müze veya gidilen her konser, kişinin sadece ne yaptığını değil, aynı zamanda hangi zevklere ve entelektüel birikime sahip olduğunu kanıtlayarak sosyal hiyerarşideki konumunu pekiştiren bir performansa dönüşür.


Tüketiyorum, Öyleyse Varım: Instagram'da Sergilediğimiz Hayatlar Hakkında Gerçekler

Dijital Kimlik: 'Gerçek Ben' mi, Yoksa Oynamak İstediğimiz Rol mü?


Sosyal medya, bize kendimizi sunabileceğimiz bir sahne sağlar. Bu sahnede oluşturduğumuz karaktere "dijital kimlik" diyoruz. Bu kimlik, gerçek benliğimizin birebir bir yansıması olmak zorunda değil; daha çok, nasıl görünmek istediğimizin özenle kurgulanmış bir versiyonudur.


Kullanıcılar, yansıtmak istedikleri kimliği destekleyecek içerikleri bilinçli olarak seçer ve paylaşırlar. Yapılan araştırmalar, bu paylaşımların her zaman otantik olmayabileceğini gösteriyor. Bir kişinin, entelektüel bir imaj yaratmak için aslında okumadığı bir kitabın fotoğrafını paylaşması bu duruma iyi bir örnektir. Bu "-mış gibi yapmak" hali, sosyal medyanın performatif doğasını gözler önüne seriyor. Platformlar, kişisel markamızın küratörlüğünü yaptığımız, idealize edilmiş bir benlik sunduğumuz bir vitrine dönüşüyor. Bu, Baudrillard'ın işaret ettiği gibi, tüketim nesnelerinin kullanım değerinden çok, kimliğimizi inşa eden sembolik değerleriyle öne çıktığı dijital bir sahnedir.


Tüketim Sadece Bir İhtiyaç Değil, Bir İletişim Biçimi


Tükettiğimiz ürünler ve paylaştığımız deneyimler, sadece birer eşya veya olaydan çok daha fazlasıdır; onlar anlam yüklü sembollerdir. Bu sembolleri, başkalarına kim olduğumuz, değerlerimizin ne olduğu, hangi sosyal gruba ait olduğumuz ve toplumdaki yerimiz hakkında mesajlar göndermek için kullanırız.

Tüketim, ekonomik bir eylem olmanın ötesine geçerek sessiz bir iletişim diline dönüşür. Bu durumu en net özetleyen ifadelerden biri şudur:


"İnsanlar, nesnel yoksunluk durumlarında bile, malları satın alırken onların yalnızca kullanım değerlerini değil, kendileri için ne anlama geldiğini ve hangi mesajları taşıdıklarını göz önüne alırlar."


Bu alıntı, okumadığımız bir kitabı paylaşarak entelektüel görünme çabamızın veya gittiğimiz bir konserin biletini sergileyerek zevklerimizi ilan etmemizin ardındaki temel motivasyonu mükemmel bir şekilde özetliyor: Paylaştığımız şeylerin kullanım değeri değil, taşıdıkları mesajlar önemlidir.


Tüketiyorum, Öyleyse Varım: Instagram'da Sergilediğimiz Hayatlar Hakkında Gerçekler

Medya Bize Dayatıyor: Tüket, Mutlu Ol, 'Var Ol'


Bu tüketim kültürünü besleyen ve büyüten en önemli güçlerden biri medyadır. Özellikle reklamcılık, sürekli olarak "sahte ihtiyaçlar" yaratarak tüketim eylemini mutluluk, başarı ve sosyal kabul gibi kavramlarla doğrudan ilişkilendirir. Medya, daha fazlasını tüketirsek daha iyi bir hayata sahip olacağımız fikrini bize sürekli olarak dayatır.


Bu kültürel baskı, ünlü filozof Descartes'ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" mottosunu, modern çağın mottosu olan "Tüketiyorum, öyleyse varım" ile değiştirmiştir. Sosyal medya platformları ise bu durumu daha da ileri taşır. Sürekli bir karşılaştırma ve arzu döngüsü yaratarak kullanıcıları bu gösterişçi tüketim kültürüne katılmaya teşvik eder. Dijital dünyada var olmak, neredeyse tüketim pratiklerini sergilemekle eş anlamlı hale gelmiştir.


Paylaşım Düğmesinin Ardındaki Soru


Açıkça görülüyor ki, Instagram akışlarımızı dolduran o mükemmel hayatlar yeni bir olgu değil. İnsanın statü ve kabul görme arzusu zaman kadar eski; sadece ifade edilme biçimi dijital çağa uyarlandı. Fiziksel zenginliği sergilemekten, özenle kurgulanmış bir yaşam tarzını performe etmeye doğru bir evrim geçirdi.

Peki, bir sonraki paylaşımınızı yapmadan önce kendinize soracak mısınız: Bunu gerçekten yaşadığım için mi paylaşıyorum, yoksa sadece öyle görünmek istediğim için mi?


Zeynep Derin Köseoğlu

Ekolojik Evim Yazarı



Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page