Türkiye'nin 2025 İklim Karnesi: Sizi Şaşırtacak 5 Acı Gerçek
- EE Admin

- 6 gün önce
- 3 dakikada okunur

2025'te Türkiye, iklim krizinin bedelini tarlada donan mahsullerle ve markette yakan fiyatlarla öderken, ülkeyi yönetenler iklim politikası sınavında bir kez daha sınıfta kaldı. İklim değişikliğine bağlı afetlerin etkilerinin her geçen gün daha fazla hissedildiği bu dönemde, Türkiye'nin iklim politikalarının ne kadar yeterli olduğu sorusu da bir o kadar önem kazandı.
İklim alanında çalışan 16 kurumdan oluşan İklim Ağı, hazırladığı "2025 İklim Karnesi" ile bu sorunun cevabını net bir şekilde ortaya koyuyor: Türkiye bu sene de sınıfta kaldı. Rapor, ülkenin iklim politikalarındaki ciddi çelişkileri ve eksiklikleri ifşa ediyor. Bu yazıda, bu kapsamlı karneden damıtılan ve Türkiye'nin iklim konusundaki duruşunu en net şekilde özetleyen 5 şaşırtıcı ve acı gerçeği bulacaksınız.
1. Yeni İklim Hedefi Emisyonları Azaltmıyor, Artırıyor
Türkiye'nin kamuoyunda iklim hedefi olarak bilinen yeni ulusal katkı beyanı (NDC), sanılanın aksine sera gazı emisyonlarını 2035 yılına kadar azaltmayı değil, artırmayı öngörüyor. Bu durum, iklimle mücadele adına atılan en temel adımın dahi hedeften ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.
Bu hedefi anlamsız kılan ise fosil yakıtlardan çıkışa dair somut bir planın yokluğudur. Ayrıca, korunan alanların artırılması, iklim uyumu, gıda güvencesi ve kentlerin afetlere karşı dirençliliği gibi kritik konulara dair yeni hedeflere yer verilmemesi, bu beyanı yalnızca kağıt üzerinde kalan bir hedef haline getiriyor.
2. Vergilerimizle Kömür Şirketleri Destekleniyor
Türkiye, kömürden çıkış stratejisi oluşturmak yerine, kamu kaynaklarını kullanarak kömürlü termik santral şirketlerine finansal teşvikler sağlamaya devam ediyor. Bu politika, hem temiz enerjiye geçişi engelliyor hem de halkın sağlığını ve bütçesini riske atıyor.

Raporun belgelediği üzere, bu teşvikler kapsamında kömürlü termik santral işleten şirketlere her yıl fazladan 133 milyon dolar kamu kaynağı aktarılacak. Bu rakamın ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için şu karşılaştırma oldukça çarpıcı: Bu miktar, 7.000 kömür madeni işçisinin bir yıllık ortalama gelirine tekabül ediyor. Bu durum, kamu kaynaklarının iklim kriziyle mücadele etmek yerine onu derinleştiren bir endüstriyi yaşatmak için seferber edildiğinin kanıtıdır.
3. "İklim Kanunu" İklim İçin Somut Adımlar Sunmuyor
Temmuz ayında bir "İklim Kanunu" yasalaşmış olsa da, bu kanun iklim politikasında anlamlı bir değişim yaratmaktan oldukça uzak. Kanunun hazırlık ve meclis süreçlerinde iklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının taleplerinin dikkate alınmaması, ortaya çıkan metnin eksikliklerini de beraberinde getirdi.
Kanunun en temel zayıflıkları şunlardır:
Fosil yakıt kullanımını sonlandırmaya yönelik somut hedefler belirlemiyor.
Emisyon azaltımı için net bir yol haritası sunmuyor.
Bilim temelli ve bağımsız bir denetim yapısı içermiyor.
Bu eksiklikler, kanunu etkisiz bir metin haline getirirken, Türkiye'nin neden emisyonları azaltmak yerine artırmayı 'hedeflediğini' de açıklıyor: çünkü yasal çerçeve, gerçek bir eylemi zorunlu kılmıyor. Sonuç olarak, 'İklim Kanunu' ismiyle müsemma olmaktan uzak; ne iklimi, ne doğayı ne de insanı koruyacak somut mekanizmalardan yoksun bir yasal metin olarak kalmıştır.
4. Pahalı ve Riskli Israr: Nükleer Enerji
Türkiye, Akkuyu Nükleer Santrali'ne ek olarak Sinop ve Trakya'da yeni santraller kurma konusundaki ısrarını sürdürüyor. Ancak nükleer enerji, beraberinde getirdiği ciddi riskler ve maliyetlerle öne çıkıyor. Kaza riski, hala çözülememiş radyoaktif atık sorunu ve uzun inşaat sürelerinin yanı sıra, nükleer enerji günümüzdeki en pahalı elektrik üretim yöntemlerinden biri olmaya devam ediyor.
Ekonomik açıdan bakıldığında ise nükleer ısrarı, rasyonel bir enerji politikasından çok, batık maliyet tuzağını andırıyor. Devletin, Akkuyu Santrali'nde üretilen elektrik için Rus şirkete ödemeyi garanti ettiği fiyat, piyasadaki elektrik fiyatından neredeyse 2 kat yüksek. Bu durum, kamu bütçesi üzerinde uzun vadeli ve ağır bir yük oluşturmaktadır.

5. Büyük Fırsat, Büyük Çelişki: COP31 Ev Sahipliği
Türkiye, 2025 yılı iklim karnesiyle geçer not alamamış olsa da önünde çok önemli bir fırsat duruyor: 2026 yılında küresel iklim zirvesi olan COP31'e ev sahipliği yapacak. Bu durum, ülkenin zayıf iklim politikalarıyla büyük bir çelişki yaratıyor.
Bu çelişki, Türkiye'nin uluslararası iklim diplomasisindeki kredibilitesini temelden sarsma riski taşıyor. Gerçek adımlar atılmadığı takdirde, COP31 ev sahipliği bir liderlik gösterisi olmak yerine, ülkenin iklim eylemsizliğinin küresel sahnede tescillenmesinden ibaret kalacaktır. Gerçek bir iklim liderliği, emisyonları azaltan iddialı iklim hedefleri belirlemekten, kömürden çıkış için somut bir strateji oluşturmaktan ve katılımcı bir yönetim anlayışını benimsemekten geçer.
Fırsata Dönüşecek mi, Yoksa Kaçırılacak mı?
Türkiye, bir yandan kömür santrallerini halkın parasıyla fonlayıp kağıt üstünde bile emisyon artışını hedefleyen bir iklim planı sunarken, diğer yandan küresel iklim sahnesinde liderliğe soyunuyor. Bu tablo, acil bir rota değişikliğinin zorunluluğunu gösteriyor. Akıllardaki en büyük soru ise şu: Türkiye, 2026'da dünyanın gözü üzerindeyken bu çelişkileri bir kenara bırakıp gerçek bir iklim lideri olabilecek mi, yoksa COP31 ev sahipliği sadece kaçırılmış bir fırsat olarak mı kalacak?




Yorumlar